İSLAM ÖNCESİ TÜRK DEVLETLERİ'NDE FEODALİZM
İslamiyet öncesi devirde Türk Devletleri, teşkilat itibarıyla kendine has özellikleri ile dikkati çekmektedir. Bu Türk Devletleri'nin kendine has özellikleri, Avrupa zihniyeti ile tetkik edilmiş ve göçebelik, çifte krallık, feodalite gibi meseleler ortaya çıkarılmıştır. Yüzlerce araştırmaya konu olan Türk Devlet teşkilatı, sosyal ve iktisadi yapısı hangi özelliklere sahipti?
Büyük Türk Devletleri kurulmadan önce eski Türkler, bir soy-oymak teşkilatı devri geçirmişlerdi. Bu teşkilatı, merkezi hâkimiyete istinat eden devlet'in kuruluşundan evvelki bir safha olarak kabul edebiliriz. Fakat tarih kaynaklarında Türklerin 'Devletsiz' olarak yaşayabilecekleri devir olarak Büyük Hun İmparatorluğu öncesi devri görüyoruz ve bu devir hakkında da pek bilgi yoktur. Ancak şu var ki Türk Devletleri, küçük soy veya oymak teşkilatlarının birleşmesi yoluyla meydana gelmişti.
S. Maksudi Arsal, eski Türk soy-oymak teşkilatının eski Yunan ve eski Romalıların soy-oymak teşkilatıyla aynı esaslara dayandığını söylemektedir[1]. Böyle bir benzerlik olup olmadığı bizim konumuzun dışında olduğu için tasdik veya tenkit edecek durumda değiliz. Eski Türk Devletlerinin özüne indiğimizde il'in yani Devlet'in Oguş (Aile),Urug (Aileler Birliği), Bod (Boy, Kabile), Bodun (Boylar Birliği) ve nihayet il şeklinde gelişen bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz. ilk sosyal birlik olan aile, kan akrabalığına dayanıyordu ve bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumunda idi[2].
Ailelerin veya Urug'ların meydana getirdiği Boy'un iç dayanışması, hak ve adalet tanzimi, boyun menfaatlerinin korunması, Bey'in vazifesi idi. Boy beyleri, cesareti, zenginliği ve adaleti ile tanınan kişiler arasından seçilerek iş başına getirilirdi[3]. Boylardan meydana gelen Bodun'un başında ise büyüklüğüne göre Yabgu, Şad, İlteber vb. unvanlar taşıyan idareciler bulunurdu[4]. Nihayet bunlar birleştiğinde "İL" adı verilen müstakil bir devlet ortaya çıkar ve başında da "Kağan" bulunurdu.
Kısaca şeklini çizdiğimiz Bozkır Türk Devletinde feodalizm unsurunu ilk önce siyasi özellikleriyle arayacağız. Kağanların vazife ve yetkileri nelerdi?, boy beylerinin vazife ve yetkileri ile hukuki statüleri nasıldı? gibi sorular, bu açıdan öncelikle cevaplandırılması icap eden sorular olarak görülüyor. Türk Kağanı, Tanrı'dan aldığı "Kut" ile Kağan olma hakkını kazanırdı. Fakat onun Tanrıdan kut alması, kendisine tapılan veya tapılmasa bile mukaddes tanınarak hiç bir sorumluluk taşımayan bir hükümdar olmasını gerektirmemiştir. Türk hükümranlık anlayışı, bütün karizmatik temeli yanında kanuni meşruiyet'i temsil etmekte idi. İdari, askeri ve kazai sahada hakim olan Kağan, kanunlara kendisi de uymaya mecbur olan bir idareci idi[5].
Kağan'ın kararlarını kontrol eden bir "meclis"in bulunuşu, bazı ilim adamlarının fikirlerinin aksine onun bir despot haline gelmesine engel olmuştur[6]. Kağan, halk karşısında kendisini birçok vazife ile yükümlü olarak görüyordu. Göktürk kitabelerinde Bilge Kağan'ın şu sözleri de bunu açıkça göstermektedir: "Kağan oturup aç, fakir milleti hep topladım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. ", "Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. içte aşsız, dışta donsuz, düşkün, perişan milletin üzerine oturdum....Ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım."[7].
Görüldüğü gibi Kağan, milleti çoğaltmak, refahını sağlamak, düşmanlardan korumak ve mümkün olduğu kadar zengin varidat emin etmekle vazifeli idi[8]. Ordunun baş kumandanı olan Kağan'ın askeri kuvvet ve vasıtaları birleştirerek çeşitli hizmetlerle görevlendirmesi, mahalli zorbaların meydana çıkmasına engel oluyordu[9]. Bunun yanında dini törenleri de idare eden Kağan'ın[10], halk nazarında daha fazla saygı kazanarak birleştirici bir unsur rolü oynadığını da düşünmek mümkündür. Fakat eski Türk dini, din adamına ihtiyaç göstermeyen özellikleri ile herhalde bu hususta pek fazla rol oynamamıştı.
Kağan'ın despotluğunu frenleyen meclis, Moğollardaki gibi Kağan sülalesi mensuplarından meydana gelmiyordu[11]. Hun imparatorluğu'nda Tanhu'nun başkanlığında ve prenslerin huzurunda yapılan meclis toplantısına, boy beyleri, sağ ve sol kanat başbuğları, hükümetin askeri ve sivil bütün görevli başbuğ veya hükümdarları katılırdı[12]. Toplantıya katılmayanlar, devlete itaatsizlikle suçlanır ve cezalandırılırlardı[13]. Bu sayede boy beylerinin ve tabi hükümdarların merkezi idareden uzaklaşmamaları sağlanmış oluyordu. Dolayısıyla meclis, hem Kağan'ı dizginliyor, hem de merkezi idareyi kuvvetlendirmiş oluyordu.
Kağan'ın yokluğunda meclis başkanlığını "Devlet müşaviri" olarak bilinen kişi yapardı. "Aygucı" denilen bu başbakanlar, hükümdar ailesi dışından seçilirdi[14]. Göktürk Devleti zamanında başlangıçta bir vezir (Yabgu) bulunurdu. Daha sonra devlet sınırları genişledikçe vezir miktarı da artmış fakat aynı zamanda eski önemini de kaybetmişti. Uygur Devleti ile eski tek vezir sistemi yeniden ortaya çıktı. "Yabguluk" yani vezirlik unvanı, töreye göre babadan oğula kalabilirdi. Fakat ölen vezirin yerine hemen yenisi tayin edildiğinden bu oğullar çoğu zaman babasının vazifesini alamıyordu. Buna rağmen vezirlerin oğulları, babalarının unvanlarını bir şeref unvanı olarak yıllarca taşırlardı[15].
Boy Beyleri: Her boy, kendi beyinin başkanlığında siyasi ve iktisadi bir teşkilata sahip olarak yaşardı[16]. Boy beylerinin boylar arasında herhangi bir anlaşmazlık vukuunda hakimlik vazifesi yaptıkları görülmekte idi[17]. Yalnızca müstakil bey'lik sülalelerinde unvan babadan oğula geçiyordu[18]. Feodal Senyörler ise asaletini doğuştan alıyor ve sonraki nesli de bu unvan ile onun getirdiği hakları kullanıyordu. J. Deer'in "Göçebe topluluklarının idarecisi daima bir tek boyun ve onun içinde de bir tek aile menfaatlerinin, iktidarının, zenginliğinin mümessilleridir."[19] şeklindeki fikrini burada tenkit etmek gerekiyor. Çünkü Türk Kağan'ı nasıl kendisini halka karşı bir takım vazifelerle yükümlü görüyorsa Türk beyleri de aynı şekilde halka karşı "Aç olanı doyurmak, çıplak olanı giydirmek"[20] ile vazifeli idiler. zira Bey olabilmek ancak böyle davranmakla kazanılacak bir hak idi. Aksi harekette bulunan beylerin unvanlarının ellerinden alınacağını töre hükümlerinin belirtmiş olması durumlardandır. Kaldı ki Bozkır Türk Devletlerinde vazifesini yapmayan Kağan bile Tanrı'nın Kut'unu geri aldığı söylenerek meclis tarafından Kağanlıktan azledilebilirdi.
Göktürklerde Kapgan Kağan'ın yerine geçen oğlu İnel'e karşı 716 yılında yapılan ihtilalin sebebi, İnel'in iyi bir Kağan olamayışı idi[21]. Kağan'dan hoşnut olmadığı zaman onu töre hükümlerine göre değiştirme hakkı bulunan bir milletin boy beyleri elinde kendini sömürülen bir meta haline getirmiş olması elbette düşünülemez. Beylerin kuvvetle cebirle işbaşına geçtiklerini kabul etmek de mümkün görünmüyor. Bugünkü seçim usulüyle olmasa bile beyler o zaman dahi seçim yoluyla iş başına geçerlerdi[22]. Yapmaya mecbur olduğu vazifeyi yerine getirmeyen bey, bey'lik gururunu da çiğnemiş olurdu. Çünkü bu gurur, Halkı rahat ettirmekten, Yedirip giydirmekten ve karşılık beklemeden korumaktan doğan bir gurur idi[23]. Feodal Avrupa'da beylerin böyle bir gurura sahip olmadıklarını ve köylüyü korumalarına karşılık onları adeta kendi köleleri haline getirdiklerini görmüştük. Feodal beylerin gururu, "Kendilerini halktan üstün görme ve onları kullanma" şeklindeki bir asalet gururu idi.
Vergi bakımından halktan üstün olmak için onların verdiği vergiyi vermemek yoluyla gururunu tatmin eden feodal Senyörlerin karşısında vergilerden, cezalardan veya herhangi bir resmi yükümlülükten muaf tutulmayan[24] Türk beyleri'ni buluyoruz. Böylece, halka karşı vazifeli bulunan, vazifesini yapmayı kendisine bir gurur vesilesi sayan Türk beylerinin bir de karısını alıp çadırından çıkarak eşyalarını yağma ettirmesi[25], onların sadece kendi menfaatleri uğruna çalışmadıkları ortaya koymaktadır. Böyle bir anlayışa ve töreye sahip olan bey'in halkı ezmesi, Senyörler gibi sömürmesi düşünülemez. Kaldı ki kaynaklarda da böyle bir sömürme faaliyetinden bahsedilmiyor.
Cevat Türkeli
************
Kaynaklar
[1] S.M. Arsal, "Eski Türklerde soy-oymak Teşkilatının istinat ettiği esaslarla, kadim Yunanlıların Genos-fratria teşkilatında olan esasların ayniyetine dair", IV. Türk Tarih Kongresi (1948), Ankara 1952, s.109-123
[2] İ. Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, İstanbul 1983, s.215-216
[3] İ. Kafesoğlu, aynı eser (TMK), s. S.219
[4] İ. Kafesoğlu, TMK, aynı yerde
[5] İ. Kafesoğlu, Kutad-gu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, İstanbul 1980, s. 31
[6] Mesela: J. Deer, "İstep Kültürü", A.Ü.D.T.C.Fak.Dergisi C. XII, Sayı:1-2, Ankara 1954, s.167 ve L. Krader, Peoples of Central Asia, Indiana 1966, s.160
[7] Bakz. M. Ergin, Orhun Kitabeleri, İstanbul 1980, s.19-25
[8] W. Thomsen, "Moğolistan'daki Türkçe Kitabeler", Türkiyat Mecmuası. C.III, İstanbul 1926-33, s. 88
[9] İ. Kafesoğlu, TMK, s.281
[10] B. Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Ankara 1979, s.303
[11] A. Donuk, Abdülkadir., Eski Türklerde Devlet ve Teşkilatı, Basılmamış Dr. Tezi. İ.Ü. Ed. Fak. Tarih Bölümü, 1978, s. 90
[12] M. Mori, "Kuzey Asya Eski Bozkır Devleti Teşkilatı", Tarih Enstitüsü Dergisi Sayı:9, İstanbul 1978, s. 220
[13] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 246
[14] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 230
[15] B. Ögel, T.K.G. Çağları, s. 246-247
[16] M. Mori, aynı makale, s.214
[17] J. Deer, aynı makale, s. 163
[18] M. Mori, aynı makale, s. 213, İ. Kafesoğlu, TMK, s. 230
[19] J. Deer, aynı makale, s. 163
[20] Bkz. Dede Korkud Hikayeleri, hazırlayan: O. Ş. Gökyay, İstanbul 1976, s. 205
[21] İ. Kafesoğlu, TMK, s. 116
[22] aynı eser, s. 229-230
[25] M. Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İstanbul 1977, s. 30; İ. Kafesoğlu, TMK, s. 244