Kaşgarlı Mahmud ve eseri Divan-ı Lügat-i’t Türk
Türk büyükleri hakkında bilgi aramak gerektiğinde genellikle kendi yaşadıkları yıllarda yazılmış Türkçe ve diğer dillerde yazılmış pek az eserin bulunduğunu görüyoruz. Kaşgarlı Mahmud hakkında da maalesef çok detaylı ve derli toplu bilgi bulunmuyor. Yıllardan beri gelen bir merakla üzerinde önemle durulan Kaşgarlı’nın şahsiyeti hakkında yalnızca kendi eseri olan Divan-ı Lügat-i’t Türk’ten bilgi alabiliyoruz. Bunun dışında bir de Kâtip Çelebi’nin ‘Keşf-üz zünun’ adlı eserinde Kaşgarlı’nın ve eserinin adı zikredilmiştir.
Kaşgarlı Mahmud’un asıl adı hakkında Keşf-üz zünun’da verilen bilgi ile Kaşgarlı’nın Divan’ında verilen bilgi birbirini tutmaktadır. Buna göre Kaşgarlı Mahmud’un asıl adı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed’dir. Mahmud’un kaç yıl yaşadığı ve nerede öldüğü bilinmiyor. Doğum tarihi için 1029–1038 tarihleri arası tahmin edilmektedir. Bu sebeple onun meşhur eserini 1072–1078 tarihleri arasında yazdığı sıralarda 40–50 yaşlarında olması gerekiyor.
Kaşgarlı Mahmud’un yaşadığı dönemde en asil Türk boylarından olduğunu atalarının Türk ülkesini Sâmân oğullarından yaptıkları savaşlar sonucunda aldığını, babasının adının El Hüseyin bin Muhammed olduğunu Issık Göl’ün batısında bulunan Barshan kenti ile sıkı bağlılığı bulunduğu biliniyor. “Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi kargı kullananı olduğum halde onların şarlarını, çöllerini baştanbaşa dolaştım.” şeklindeki sözleri, onun kendisini kendi dilinden anlatımıdır. ‘Soyca en köklüsü’ sözlerinden hareket ederek onun soyunu araştıran ilim adamları, Onun Karahanlı sülalesine mensup olduğunu ve atalarının bu sülalenin meşhur bir üyesi olduğunu ortaya çıkartmışlardır. Ayrıca çok iyi silah kullandığı da yine kendi sözlerinde görülmektedir. Kaşgarlı Mahmud’nın Hakaniye Türkçesini en saf, en temiz Türkçe olarak kabul ettiğini dikkate alırsak, ‘Ben onların en uz dillisi, en açık konuşanıyım.’ diyebilmesi için kendisinin Hakaniye Türkçe’si konuşmuş olması gerekiyor.
Kaşgarlı Mahmud, eserinde şöyle söylüyor: “Bizim atalarımız olan beylere Khemir (خمير) derler. Çünkü Oğuzlar, Emir (آمير ) diyemezler. Elif harfini ‘kh’ye çevirerek söylerler. Atamız, Türk illerini Sâmânlıoğullarından alan beydir. Adına ‘mecer kin?’ (كينمجر ) denir.” Buradaki ismin o devirde Sâmânoğulları ile savaşan kişilerin arasında olmayışı ve bilinen Türkçe isimlere de benzemeyişi ilim adamlarını bu ismin yanlış yazılmış olabileceği üzerinde düşündürmüştür. O. Pritsak, yaptığı araştırmalar sonucunda bulduğu sonuçlara dayanarak Mahmud’un atası olarak sadece iki şahsın bahis konusu edilebileceğini söylüyor ve iddiasını şöyle açıklıyor: “Bunlar, ya Maveraünnehir’in ilk fatihi, Buğra Han unvanını taşıyan ve 382 yılında (992) Sâmânoğulları’nın başkenti Buhara’yı zapteden Harun (el Hasan) bin Süleyman veya Arslan İlig unvanını taşıyan ve 389’da (999) Gazneli Mahmud ile birlikte Sâmâni devletinin sona ermesine sebep olan Naşr bin Ali’dir. Ancak Naşr bin Ali’nin sülalenin batı kolundan olması ve Kaşgarlı’nın nisbesinde zikredilen Kaşgar’ın daima sülalenin şark koluna bağlı kaldığı göz önünde tutulursa Mahmud el Kaşgari’nin atası olarak yalnızca Harun bin Süleyman’dan bahsedilebilir.” Fakat Kaşgarlı Mahmud’un tam ismi olan ‘Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed’ den açıkça görüleceği gibi Mahmud’un babasının adı Hüseyin ve dedesinin adı da Muhammed olmalıydı.
B. Atalay, eserdeki (كين مجر ) kelimesinin yanlış yazılmış olması gerektiğini ve bunun doğrusunun ‘Emir Tegin’ (xamir=Khemir) yani (تكين خمير) şeklinde olması gerektiğini söylüyor. Biz bu tahminin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Mahmud, eserinde kendisinin Kaşgar’da doğmuş olduğunu ve babasının da Barshanlı (=Barsgan) olduğunu söyler.
Divan’da Mahmud’un birçok seyahatler yapmış olduğunu ve birçok şiveyi iyice öğrendiğini de okuyoruz. Fakat bu seyahatlerinin sebebini ve onun Bağdat’a göçmesinin sebebini bulamıyoruz. O devirlerde Arapça ve Farsça arasında bir resmi ve edebi dil olma yarışması da bulunmaktaydı. Kaşgarlı Mahmud’un eserinde kendisi hakkında pek detaylı bilgi vermemiş olması, bu konuda da ilim adamlarını tahmin yapmaya zorlamıştır. Pritsak, Mahmud’un Kaşgar’dan Bağdat’a göçmesini bir iltica hareketi olarak görmektedir. Onun bu tahminini anlatan sözleri de şu şekildedir: “Şarki Karahanlı Devletinde 1056–1058 yıllarında korkunç olaylar meydana gelmiştir. İlk önce, büyük hakan, Süleyman bin Yusuf’a karşı harekete geçmiş ve devletini işgal altına almıştı. Yapılan savaşlar sonunda Süleyman bin Yusuf, onu zindana atarak devletini işgal etmişti. Yine İbn ül Esir, Han sülalesinin bundan sonraki acıklı mukadderatı hakkında şu bilgileri veriyor: 15 ay sonra Muhammed bin Yusuf, Büyük Hakan (Arslan Han) olunca devletini büyük oğlu Hüseyin Çağrı Tegin’e vermiş ve onu veliaht ilan etmişti. Fakat Buğra Han’ın (Yani Muhammed bin Yusuf’un) ikinci bir karısı vardı ve bu karısından, ilk oğlundan daha küçük bir oğlu vardı. Kadın, Hüseyin’in tayini karşısında duyduğu hiddetle Buğra Han’a yanaşmış ve onun ailesinden birçok kişiyi zehirlemişti. Kardeşini (Süleyman bin Yusuf’u) da boğdurtmuştu. Tahminlerimiz doğru ise Mahmud bin el Hüseyin yani Kaşgarlı Mahmud, bu katliamdan herhangi bir şekilde kurtulmayı başaran birkaç kişiden birisidir ve bu sebeple kaçmak mecburiyetinde kalmıştır. Evvela muhtemel olarak komşu Türk ülkelerine gitmiş, on yıl kadar dolaştıktan sonra nihayet Bağdat’a gelmiş ve orada siyasi mülteci olarak kalmıştı.”
Görüldüğü gibi Pritsak, Kaşgarlı Mahmud’un Bağdat’a gitmesine bir mecburiyet, bir küskünlük havası vermiştir. Fakat bu, onun şahsiyetini küçültmektedir. Eğer Pritsak’ın tahmini doğru olsaydı Divanında Türklerin yüksekliğine ve imtiyazlı vasıflarına ayırdığı sayfaları bunu yerine halifenin övülmesi için kullanmış olması gerekirdi. Hâlbuki Divanda böyle bir cümleye hiç rastlanmıyor. Mahmud’un yazdığı bu eserini Halife Muktedi bi emrillah’a sunuşunu, şu cümlelerinde okuyoruz: ‘Kutsal yalavaç postunda oturan, Haşim soyundan Abbasoğullarından imam bulunan ulumuz, efendimiz Ebul Kasım Abdullah katına armağan ettim ki imanı olanların beyi ve Tanrının halifesi olan Muhammed el Muktedi bi emrillah’ın oğludur.’
Bundan başka, Mahmud’un Divanını yazdığı senelerde görülen Türk-Arap kültür kaynaşmasının en zengin olduğu böyle bir zamanda Halife ile karşı karşıya geçip hesaplaşması, gerçekten de Türk tarihi ve Karahanlılar Devletinin Sosyal hayatı için çok önemli bir olaydır. Asil bir soya sahip olan Kaşgarlı Mahmud, kendi hükümdarı Tabgaç Buğra Han’a da kitabını sunabilirdi. Fakat onun maksadı, “Türkçe’nin Arapça ile at-başı gittiğini göstermek” idi. Bunu kendi Han’ına göstermektense Halife’ye göstermek daha iyi sonuç verecekti. Kaşgarlı Mahmud, böylece o devirdeki İslam camiasının içinde Türk’ün ve Türklüğün büyük bir yeri bulunduğunu ispatlamak istiyordu. Bir mültecinin kendi milleti için ve o anda kendi devletinin başında bulunan Han’ını kötülemeden bu şekilde bir işe kalkışması düşünülemez. Oysa Kaşgarlı Mahmud, Divan’ında Halifeyi öven kelimeler kullanmadığı gibi Kendi ülkesinin yöneticisi aleyhinde de bir tek kelime dahi kullanmamıştır. Aksine Arap dili karşısında Türk dilini ve Arap kültürü karşısında Türk kültürünü yüceltmiş ve korumuştur. Mahmud’un Divan’ı yazmadan daha önce bir kitap daha yazdığını biliyoruz. ‘Kitab-ü Cevahir-ün Nahv-u Lugat-i’t Türkî’ adlı o eserini de Araplara Türk dilini öğretmek için yazmıştı. Maalesef Kaşgarlı Mahmud’un o eseri kayıp olup bu güne kadar bulunamamıştır.
Kaşgarlı Mahmud, kendi eserinin metodu hakkında şunları söylüyor: ‘Türk dili ile Arap dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye Halil’in ‘Kitab-ül Ayn’ adlı eserinde yaptığı gibi halen kullanılmakta olan kelimelerle artık bırakılmış olan kelimeleri bu kitapta yazmak ara sıra yüreğime doğar dururdu. Çünkü böyle yapmak, daha derli toplu bir iş olurdu. Fakat benim tuttuğum yol daha doğrudur.’ Aynı yüzyılda ve hatta aynı yıllarda Türk kültürünün, Türk dilinin gelişmesi için çalışanlardan birisi de ‘Kutadgu Bilig’ adlı eseriyle tanıdığımız Yusuf Has Hacib’dir. Aynı devirde yetişen bu iki Türk aydını, eserlerini birbirinden uzakta yazmış ve birbirlerini tanımamış olmalarına rağmen Her ikisi de aynı malzeme üzerinde çalışmışlar, birbirini tamamlayan eserler meydana getirmişlerdi. Kaşgarlı Mahmud, bilhassa dil alanında o devir için orijinal, modern bir filolog anlayışıyla çalışmış ve kısmen yeni olan ‘Karşılaştırmalı Dil Araştırmaları’ tarihinde çok önemli bir yer almaya hak kazanmıştır. Mahmud’un ilgisi yalnızca dil tarihi alanıyla sınırlı kalmamıştır. O, Türk milleti ve ülkeleri hakkındaki tarihi bilgileri ihmal etmediği gibi kendi devri için de çok kıymetli görüşlere sahip olmuştur. Türk dünyasını iyice gezip görerek Türk halk edebiyatını Türk halkının yaşayışını görmüş, Türk halk ağızlarına ait malzeme ile birlikte Türk kültürünü Araplara tanıtmak için çalışmıştır. Mahmud, İskenderiye mektebi üslubunda ilk Türk gramerciliği geleneğinin kurucusu olarak kabul edilmektedir.
Türkçe’yi ve Türkçe’nin lehçelerini çok iyi bilen Mahmud, Arapça ve Farsça’yı da çok iyi biliyordu. Kaşgarlı Mahmud’un en iyi bildiği Türk lehçeleri, Hakaniye, Oğuz, Kıpçak, Argu, Çiğil, Kencek ve Uygur lehçeleridir. Dil bilgisi haricinde devrinin İslami ilimlerine de vakıf olan Kaşgarlı Mahmud’un kendi ülkesinde iken kuvvetli bir medrese eğitimi gördüğü tahmin ediliyor.
Türk dünyasının önemli bir kısmını gezmiş olmasının yanı sıra kendisinin bizzat görmediği Türk kavimleri ve ülkeleri hakkında da bilgi toplamış ve geniş bir sahaya yayılmış olan bu kavimlerin oturdukları yerleri bir harita üzerinde tespit etmiştir. İlk Türk Dünya haritası olarak kabul edilen bu haritadan ilerideki satırlarda bahsedeceğiz. Kaşgarlı Mahmud, Divanında yalnız Türk lehçelerini toplamakla yetinmemiş, Türk kültür kalıbı içerisinde örf, adet, inanışları ve coğrafi bölgeler üzerindeki isimlendirmelere dayanan bilgileri de bir araya getirmeye çalışmıştır. Dil biliminin ayrılmaz bir parçası olan ‘Yer İsimleri Bilimi’ (toponomastik) sahasının Kaşgarlı Mahmud tarafından ihmal edilmemiş olması, ona Türk Yer İsimleri araştırmacılığının lideri sıfatını kazandırmıştır. Kendisinden önce araştırılmayan ve ancak asırlar sonra bir ilim konusu sayılan şive malzemesini 11. yüzyılda hem de mukayeseli olarak derlemiştir. Kaşgarlı Mahmud, bunu eserinde şöyle anlatıyor: “Türklerin hemen tekmil illerini, obalarını ve bozkırlarını inceden inceye gezerek dolaştım. Türk Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini ve kafiyelerini tamamen zihnimde nakşettim. Bu hususta o kadar muvaffak oldum ki her taifenin şivesi bence en mükemmel bir surette elde edilmiş oldu.”
Mahmud, eserinde şivelerin haricinde Türkleri, boyları, soyları, damgaları ile dahi tanıtmaya gerek duymuştur. Böylece bu eserin sadece dil araştırmaları alanında değil, Türk kültürü ve coğrafya araştırmaları açısından da ne kadar önem taşıdığı açığa çıkmaktadır. Kaşgarlı Mahmud’un topladığı malzemeler üzerinde çok titizlik göstermesi ve onun yaşadığı devre kadar hiç araştırması yapılmayan konulara girmesi, onu ilk Türk sözlükçüsü, ilk Türk etnoloğu, etnoğrafyacısı, sosyoloğu, toponomastı ve coğrafyacısı yapmıştır.
Bu büyük Türk milliyetçisi, Türk diline ve kültürüne ait ne bulduysa toplayarak hepsini işlemiş ve eserinde vermiştir. Bu şekilde Türk dilinin bütünlüğünü sağlamaya çalışmış, Türk milletinin dil ve kültür canlılığını korumaya gayret etmiştir.
Divan-ı Lügat-i’t Türk
O devirde yaşayan Türk şivelerinin bir sözlüğü olmakla kalmayıp, bütün o devrin Türk dil ve medeniyetini temsil eden, benzeri bulunmayan bir hazine niteliğindedir. Kaşgarlı Mahmud, bu kelime servetini meydana getirirken sadece bir bölgede yaşayan bir Türk boyunun kullandığı Türkçeyle yetinmemiş, bölge bölge gezerek kendisinin de söylediği gibi kasaba kasaba, oba oba, dolaşarak birçok Türk boyunun şivesini, edebiyatını ve diğer kültürel özelliklerini öğrenerek onları çok güzel bir şekilde bu kitabında göstermiştir.
Bütün bu uğraşlarına ve büyüklüğü su götürmez hedefine rağmen hiçbir eserin kusursuz olamayacağı gibi Divan-ı Lügat-i’t Türk adlı bu eserde de bazı eksiklikler bulunmaktadır. Kaşgarlı Mahmud’un Türkçe olan bazı kelimelere onları Türkçe olarak görmediği için kıymet vermediği, bazı kelime türeyişleri konusunda ise bunun tam tersini yaptığını görüyoruz. Ayrıca Mahmud’un Türk şiveleri arasındaki farkları göstermek üzere ileri sürdüğü bazı konular da oldukça yüzeysel görülmektedir. Bazı önemli noktalar vardır ki bunlar, bugünkü canlı Türk şivelerinin daha XI. Yüzyılda meydana gelmeye başladığını göstermektedir. Fakat Kaşgarlı Mahmud bu noktalara da dokunmamıştır. Yine de Kaşgarlı Mahmud’u bugünkü ilim penceresinden bakarak bu şekilde tenkit etmek pek doğru olmayacaktır. Nitekim onun ilim açısından birçok hataları ve eksikleri bulan A. Caferoğlu da eleştirilerin bugünkü filolojinin ve bilhassa Türkoloji araştırmalarının ışığı altında yapıldığını hatırlatmaktadır. XI. Yüzyılda Dil araştırmaları alanında çığır açan bir şahsiyeti 20. yüzyılın bilgilerine dayanarak tenkit etmek çok kolay olmakla birlikte onu ve yaptığı işi küçük görmek, geçmişi bilmemek gibi bir bilgi eksikliğini ve hatta ileriyi görmemek gibi bir düşünce eksikliğini de ortaya çıkarır.
Kaşgarlı Mahmud’un divanından Türklerin dilini, takvimini edebiyatını ve esere aldığı edebi parçalardan (mersiyeler, destanlar, hikmetli sözler, vecizeler, pendnameler, bahariyeler) Türk kültür hayatına, örf ve inançlarına ve kütle coğrafyasına dair bilgileri de alabiliyoruz. Barthold, Divan’daki medeniyete ait kelimelerden birisini şöyle anlatıyor: “Kaşgarlı Mahmud’un eserinde maddi medeniyet izlerini ifade eden çeşitli kelimeler arasından ‘Ulatu’ kelimesi dikkatimizi çekmektedir. Bu kelime, burun temizlemek için insanların ceplerinde taşıdıkları ipek parçası diye açıklanıyor. Bilindiği gibi eski ve orta çağlarda gerek eski Yunan ve gerekse İslam dünyasında burun mendili kullanılmıyordu. Bu mendil, Çin ve Japonya’da çok eski devirlerde bile kullanılmış olup, Avrupa’da ancak 15. yüzyılda Uzakdoğu medeniyeti ile tanıştıktan sonra kullanılmaya başlandı.”
Divan’da o zamanki kültürün ve medeni varlığın yüksekliğini gösteren buna benzer birçok kelimenin yanında bugün ölmüş bulunan, kullanılmayan güzel kelimeler de bulunmaktadır. Türkçenin gramer halleri, fiil yapısı, ses değişmeleri ve dil kuralları açık açık anlatılmıştır. Mahmud, eserine kendisinden önce kullanılmamış olan bir metot ile başlamış ve bu işte de başarılı olmuştur. Divan’ındaki Türkçe kelimeleri Arap alfabesi ile şekillendirirken Arap alfabesinde mevcut bulunmayan Türk şivelerine has sesleri, hareke, med ve teşditler kullanarak yazılıp okunur hale getirmiştir. Mesela uzun ses karşılığı görülmek istenen ‘a’ (ā) sesinin karşılığında iki tane elif (aa = آ آ ) ve ‘w’ sesi karşılığında da üç noktalı kaf ( ﻕ ) be bunun gibi diğer sesler için de daha başka karşılıklar kullanmıştır. Kaşgarlı Mahmud bu şekilde Türkçe kelimeleri Arap harfleriyle yazmakla kalmamış, Arap alfabesine bir tür eklemeler yaparak Türkçe seslere uygun bir yazı sistemi haline getirmiştir. Bu şekilde Türkçe kelimelerin Araplar tarafından da aslına uygun okunabilmesini sağlamıştır.
Divan’da Türk takvimi hakkında da kıymetli bilgiler verilmektedir. 12 hayvanlı Türk takvimini anlatırken bu takvimin icadı konusunda da bir efsane anlatır. Bu efsaneye göre : “Türk Hakanlarından birisi kendi hükümdarlığından birkaç sene önce yapılan bir savaş hakkında bilgi almak istemiş. Anlatanlar, o savaşın yapıldığı yıl hakkında yanılmışlar. Bunun üzerine Hakan, bu konu için bir toplantı yapar ve yapılan bu kurultayda ‘Biz bu savaşın tarihinde nasıl yanıldıysak bizden sonra gelecek olanlar da yanılacaklardır. Öyle ise biz şimdi göğün 12 burcu ve 12 ay sayısınca her yıla bir ad koyalım. Sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım. Bu, aramızda unutulmaz bir andaç olarak kalsın.’ dedi. Ulus, Hakanın bu önerisini onayladı. Bunun üzerine Hakan, ava çıkıp ‘Yaban hayvanlarını Ilısu’ya doğru sürsünler’ diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk, hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar. Bir takım hayvanlar ise suya atılırlar. Bunlardan on ikisi suyu geçer. Her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır.”
12 hayvanlı Türk takvimi hakkında elde mevcut bulunan kaynaklara göre kısa da olsa yıllara ait olan devir hükümlerinden ilk defa bahseden de Kaşgarlı Mahmud’dur.
Divanın yazma nüshası bir tanedir. Şimdiye kadar bir ikincisi bulunamamıştır. Eldeki yazma nüsha, büyük bir cilt halindedir ve 309 yapraktır. Kitabı Kaşgarlı Mahmud’un kendi eliyle yazdığı ana nüshadan kopya eden kişinin adı, Ebu Feth el Savei sümme el Dimaşki Muhammed bin ebi Bekrin’dir. Save şehrinden olup sonradan Şam’a yerleşmiş olan bu kişi, Divan’ı asıl nüshasından Şam’da kopya etmiştir. Bu gün elimizde bulunan bu tek yazma nüsha, büyük bir ciltten ibaret olmak üzere Mahmud’un Divan’ı yazmasından aşağı yukarı 200 sene sonra el yazısıyla kopyalama yoluyla yazılmıştır. İslam ülkelerinin her tarafında olduğu gibi Şam’da da Türk nüfuzunun üstün bulunmasının Suriye’de Türkçe öğrenmek arzu ve ihtiyacını doğurduğu, eserin de bu yüzden kopya edilmiş olabileceğini düşündürmektedir.
Bu yazma nüshanın birinci sayfasında bir imza ile bir de makale vardır. 745 senesinde doğmuş olan ve Hatipzade adıyla bilinen bir şair tarafından yazılmış olan bu makalede Divan’ın Türkçe olup olmadığı meselesi üzerinde duruluyor ve şöyle deniyor: “Bu kitap, çok yüksek, çok kıymetli, çok önemli bir kitaptır. Ben, Türkçe hakkında yazılmış birçok eser okuduğum, onları iyice hazmettiğim halde bu kitap gibisini görmedim. Bu kitap, gördüğüm kitapların hepsinden daha toplu, hepsinden mükemmel, lügat olarak da hepsinden zengin bir eserdir. Bu kitabın kadrini kıymetini ancak Türk dilinde temeyyüz etmiş olan insan bilir. Binaenaleyh, bu kitabı yazan kişiyi rahmet ile, dua ile yad etmek görevimdir. Allah ona rahmet etsin, kusuru varsa kusurlarını affetsin.”
Divan, gerçekten de bu zamana kadar eski Türk kültürü ve dili üzerinde en işe yarar kitap olarak kıymetini korumuştur. Divan-ı Lügat-i’t Türk’ün tercümesini yapanlardan sonuncusu olan Besim Atalay, “Bu eser tektir, tek kalacaktır.” diyor. Bizim dileğimiz ise bunun gibi daha nice eserlerin bulunup gün ışığına çıkarılması ve Türk dili ve kültürü hakkında bilgi alabildiğimiz daha fazla eserlere sahip olabilmemizdir. Tarih boyunca pek çok kitabın yazıldığı gibi korunamadığı veya pek çoğunun hiç bilinmediği ve bir kısmının ise sadece isminin bilindiğini göz önüne alırsak gerek arkeolojik çalışmalar gerekse şahıslara ait olup içeriği bilinmeyen pek çok özel kütüphanede daha pek çok kültür hazinemizin bulunabileceğini umut ediyoruz. Kaşgarlı Mahmud’un eseri Divan-ı Lügat-i’t Türk’ün bahsettiğimiz bu el yazma kopyası da aslında büyük bir şans eseri korunabilmiştir. Osmanlı devleti zamanında meşrutiyetin ilk senelerinde eski maliye bakanlarından ve Vani oğullarından Nazif Paşa’nın akrabası olan bir kadının İstanbul’daki Sahaflar Çarşısı’nda kitapçı Burhan Efendi’ye satmasından sonra 30 lira karşılığında Ali Emiri’ye geçmiştir. Eserin kıymetini tahmin eden Ali Emiri Efendi, onu uzun süre sakladıktan sonra yayınlanmasına razı olmuştur. Böylece ilk önce Kilisli Rıfat (Bilge) Bey’in tercüme ettiği eser, daha sonra Konyalı Atıf (Tüzüner) ve sonra da Van milletvekili Tevfik Bey tarafından tercüme edilmiştir. En son tercümesi ise Besim Atalay tarafından yapılmıştır.
Divan’ın sonunda bir de cihan haritası vardır. Bu harita, “İlk Türk Cihan Haritası” olarak kabul edilmektedir. Kaşgarlı Mahmud’un divandaki (s.30) “Rum ülkesinden Maçin’e dek Türk ülkelerinin hepsinin boyu beş bin, tamamı sekiz bin fersah eder. İyice bilinmesi için bunların hepsi yeryüzü biçiminde olan daire şeklinde gösterilir.” Şeklindeki sözleri bizce Kaşgarlı Mahmud’un bu haritayı bir dünya haritası değil fakat bir “Türk Dünyası” haritası yani Türklerin bulundukları yerleri gösteren bir harita olarak hazırladığını göstermektedir. O yüzden bu haritayı “İlk Türk Cihan Haritası” değil de “İlk Türk Dünyası Haritası” olarak görmek gerektiğine inanıyoruz. Daire şeklinde yapılan bu haritada dağlar kırmızı, denizler yeşil, kumluk sahalar sarı ve nehirler mavi renklerle gösterilmiştir. Yazıları siyah, zemin ise beyazdır. 11. asır Türk kabile ve kavimlerinin Orta Asya’daki coğrafyalarını gösteren bu haritada Kaşgarlı Mahmud, merkez olarak Balasagun şehrini kabul etmiş, Diğer Türk şehirlerini ve Bölgelerini de Balasagun’a göre tanzim etmiştir. Bilindiği gibi Balasagun, Türk hükümdarlarının oturdukları şehir idi. Yön tayininde de Kaşgarlı Mahmud, Orhun kitabelerinde görülen eski geleneklere uymuştur.
Harita üzerindeki ilk çalışmalar Joseph Markwart, Konrad Miller ve Heinrich Haensler tarafından yapılmışlardır. Bunlar, haritadaki yabancı unsurları araştırmışlar, Türklere has noktalarda yabancılardan alınmış bulunması muhtemel olan özellikler bulmaya çalışmışlardı. Sonuç olarak bu dünya haritasının esasını El İdrisi’nin o devirde bilinmekte olan daire şeklindeki haritasının meydana getirmiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Fakat haritanın esas merkezinde Balasagun kentinin bulunması, Türklerin yerleşmiş oldukları bölgelerle bu bölgelerdeki göl, nehir ve şehirlerin özenli bir şekilde gösterilmesine karşılık Türklerle ilişkide olmayan kavimlerin haritada bulunmayışı, yönlerin Türkçe olarak ve Türk anlayışına göre belirlenmiş olması, Bu haritanın kesinlikle Türk ürünü olduğunu ispatlamaktadır.
Haritada Türklerle ilişkide bulunmayan kavimlerin yaşadıkları sahalarda Kaşgarlının birçok hatası bulunmuştur. Fakat Türklerin yaşamış oldukları bölgeleri yeteri derecede açıklıkla ve ayrıntıyla işlemiş ve hatta Türklerle ilişkide bulunan komşu ülkelerin yaşadıkları bölgeler de aynı derecede titizlikle gösterilmiştir. Bu haritaya göre Türkler, o zaman bilinen dünyanın yarısından fazla bir kısmında yaşamaktadırlar.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-i’t Türk adlı bu eseri Türk dil araştırmalarında, Tarih ve kültüründe ne kadar seçkin ve önemli bir yere sahipse Türk Dünyası Haritası da, Türk Tarih ve kültürü ile Kartografi alanında inkâr edilemeyecek bir ayrıcalığa ve kendine has bir öneme sahiptir.
Cevat Türkeli (1984)
Faydalanılan Kaynaklar
R. Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig (Tercüme), Ankara 1979
Besim Atalay, Divan-ı Lügat-i’t Türk (Tercüme), I-II, Ankara 1941
V. V. Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Ankara 1975
Rıfat Bilge, Divan-ı Lügat-i’t Türk’ün telif tarihi, Türkiyat Mecm., X, İst. 1954
Ahmet Caferoğlu, Kitabiyat, Ülkü mecmuası, IX, Sayı:52, 1937
Ahmet Caferoğlu, Kaşgarlı Mahmud, İstanbul 1970
Ahmet Caferoğlu, Türk Dili Tarihi, C.II, İstanbul 1974
Omeljan Pritsak, Mahmud Kaşgari Kimdir?, Türkiyat Mecmuası, X, İstanbul 1954
A.Battal Taymas, Divan-ı Lügat-i’t Türk Tercümesi, Türkiyat Mecm., XI, İstanbul 1954
Louis Bazin, Le Calendrier turcs anciens et medievaux, Service de Reproduction des Theses Universite de Lille III, 1974
R.Rahmeti Arat, Türk Dilinin İnkişafı, 3. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1956 - Makaleler, C.I, Ankara 1987